
of.ozankaya@isnet.net.tr
İranlı Olmaktan İstifa Etmiş “Ex-İranlılar”
01 Nisan 2026 18:53:39
İranlı Olmaktan İstifa Etmiş “Ex-İranlılar”
Sefa Yürükel
Günümüzde Ortadoğu üzerine yürütülen tartışmaların en büyük handikaplarından biri, kavramların bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde yer değiştirmesidir. Bu kavram kargaşasının en başında ise “vatan” ve “rejim” kavramlarının birbirine karıştırılması gelir. Oysa bu iki kavram, tarihsel ve ahlaki açıdan birbirinden tamamen farklıdır. Rejimler geçicidir, vatan ise kalıcıdır. Rejimler gelip geçer, dönüşür, değişir, hatta yıkılır; ancak vatan, bir milletin varoluş zemini olarak her şeyin üzerinde duran ebedi bir aidiyet alanıdır.
Bugün bazı çevrelerin yaptığı en büyük hata, vatan kavramını, güncel bir rejim karşıtlığı üzerinden araçsallaştırarak değersizleştirmeye çalışmaktır. Bu yaklaşım, farkında olarak ya da olmayarak, dış müdahalelere zemin hazırlayan sömürgeci bir zihniyeti besler. Çünkü tarih bize defalarca göstermiştir ki, dışarıdan gelen hiçbir müdahale, bir ülkeye özgürlük, demokrasi ya da refah getirmemiştir. Aksine, bu tür müdahalelerin sonuçları yıkım, kaos, mezhep ve etnik çatışmaların derinleşmesi, devlet yapılarının çöküşü ve nesiller boyu sürecek istikrarsızlıklar olmuştur.
Bu noktada, özellikle ABD’nin son yarım yüzyıldaki müdahalelerine bakmak yeterlidir. 1970’lerden itibaren Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya, Güneydoğu Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar farklı coğrafyalarda yürütülen askeri ve siyasi operasyonlar, milyonlarca (yaklaşık 38 milyon) insanın hayatını kaybetmesine, milyonlarcasının yerinden edilmesine ve kadim toplumların parçalanmasına neden olmuştur. Bu müdahalelerin ortak özelliği ise “insan hakları”, “demokrasi” ve “özgürlük” gibi evrensel değerler söylemiyle meşrulaştırılmalarıdır. Ancak sonuçlara bakıldığında ortaya çıkan tablo her zaman aynıdır: zayıflatılmış devletler, dışa bağımlı ve kırılgan yönetimler, suni kimlik çatışmalarıyla bölünmüş toplumlar ve savaş ekonomilerinin beslediği yolsuzluklar.
Irak, Lübnan, Suriye ve Sudan, bu durumun en somut örnekleri arasında yer alır. Dış müdahalelerle şekillendirilmeye çalışılan bu ülkelerde ne istikrar sağlanabilmiş ne de toplumlar huzura kavuşabilmiştir. Irak’ta işgal sonrası kurulan siyasi yapı, mezhepsel bölünmeyi kurumsallaştırırken ülkeyi bölgesel bir nüfuz mücadelesinin alanına çevirmiştir. Lübnan, yıllardır içsel siyasi krizler ile dışarıdan dayatılan dengeler arasında sıkışıp kalmıştır. Özellikle Suriye’de yaşanan uzun süreli iç savaş ve Sudan’daki kronik istikrarsızlık, dış müdahalelerin ve iç dinamiklerin ustalıkla manipüle edilmesinin ne denli yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini açıkça göstermektedir. Bu gerçeklik, rejim değişikliklerinin ancak halkın kendi iç dinamikleri, özgün iradesi ve tarihsel birikimiyle gerçekleşmesi gerektiğini net biçimde ortaya koymaktadır.
İran meselesi de bu bağlamdan bağımsız değildir. Bugün İran üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı, meseleyi yalnızca mevcut siyasi rejim üzerinden okuyarak son derece sığ bir analiz düzeyinde kalmaktadır. Oysa İran, yalnızca 1979 devrimiyle sınırlı bir siyasi oluşum değil; binlerce yıllık köklü bir medeniyetin, kadim Pers , Türk, Beluci, Lor, Mazenderan, Asuri, Gilek, Taliş, kültürünün, zengin bir edebiyat geleneğinin ve stratejik bir coğrafyanın taşıyıcısıdır. Bu nedenle İran’daki gelişmeleri yalnızca siyasi iktidarın icraatları üzerinden değerlendirmek, tarihsel derinliği olan bir topluma karşı indirgemeci ve yüzeysel bir yaklaşım olur.
Yurt dışında yaşayan bazı İranlı grupların, kendi ülkelerine yönelik dış müdahaleleri destekler bir pozisyona gelmesi ise ayrı bir tartışma konusudur. Bu noktada ortaya çıkan durum, sadece politik bir tercih değil, aynı zamanda derin bir aidiyet krizidir. Çünkü bir ülkenin geleceğini, kendi topraklarına yabancı askeri ve siyasi güçlerin müdahalesine bırakmak, doğrudan doğruya o ülkenin egemenliğinden, bağımsızlığından ve öz karar hakkından vazgeçmek anlamına gelir.
Bu yüzden “İranlı olmaktan istifa etmiş” ifadesi, yalnızca retorik bir söylem değil; bir duruşun, hatta bir kopuşun tanımıdır. Kendi vatanına yönelik dış müdahaleleri destekleyen bir birey, aslında o vatanla olan tarihsel, kültürel ve duygusal bağını koparmış demektir. Bu durum yalnızca İran için değil, dünyanın herhangi bir ülkesi için de geçerlidir. Vatanını bir dış gücün müdahalesine açık hale getiren zihniyet, kısa vadeli siyasi kazanımlar uğruna uzun vadeli milli varlığı feda eden bir anlayışın ürünüdür.
Vatan kavramı, siyasi görüşlerin, ideolojik ayrışmaların ve günlük politik tartışmaların çok üzerinde, kuşatıcı bir değerdir. Bir ülkenin iç sorunları olabilir, yönetimi eleştirilebilir, hatta değiştirilmek istenebilir. Ancak bu değişim talebi, dış güçlerin müdahalesiyle değil, toplumun kendi dinamikleri, kendi mücadeleleri ve kendi tarihsel süreçleriyle gerçekleşmelidir. Aksi takdirde ortaya çıkan sonuç, özgürlük değil, bağımlılıktır; özerklik değil, vesayettir.
Bugün “direniş” olarak adlandırılan kavram da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Direniş, yalnızca bir rejimi savunmakla sınırlı dar bir siyasi refleks değil; bir ülkenin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, kültürel kimliğini ve tarihsel varlığını dışarıdan gelebilecek her türlü tehdide karşı koruma refleksidir. Bu nedenle direnişi destekleyen insanlar, belirli bir siyasi yapıyı değil, daha geniş ve hayati bir değeri, yani “varlık” meselesini savunmaktadır.
Bu noktada tarihsel bir örnek olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün yaklaşımı dikkat çekicidir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında, en zor koşullarda dahi, farklı siyasi görüşlere, farklı ideolojilere, hatta farklı etnik ve mezhepsel aidiyetlere sahip insanları ortak bir hedef etrafında birleştirebilmiştir. Bu hedefin adı ise nettir: vatan. Çünkü o dönemde de asıl mesele bir yönetim biçimi, bir rejim tartışması değil, doğrudan doğruya bir milletin varlık-yokluk mücadelesiydi. İstiklal mücadelesi, rejim tartışmalarından önce gelmiş, vatanın bölünmez bütünlüğü en yüksek ilke olarak benimsenmiştir.
Bugün benzer bir tarih bilincine ve stratejik derinliğe sahip olmayan bireyler ise tartışmayı dar bir çerçeveye sıkıştırmakta ve meseleyi yalnızca “rejim karşıtlığı” üzerinden okumaktadır. Bu yaklaşım, kısa vadeli, hamasi ve yüzeysel bir bakış açısının ürünüdür. Oysa tarihsel derinliği olan, büyük medeniyetlerin mirasçısı toplumlar, bu tür indirgemeci, kendini haklı çıkarma temelli yaklaşımlarla hareket etmez. Onlar için asıl soru, rejimin kimde olduğundan önce, vatanın kimden yana olduğudur.
Sonuç olarak, bir ülkenin geleceği üzerine söz söyleyen herkesin öncelikle şu soruya cevap vermesi gerekir: Öncelik nedir? Rejim mi, yoksa vatan mı?
Bu soruya verilen cevap, kişinin yalnızca siyasi duruşunu değil, aynı zamanda ahlaki, tarihsel ve varoluşsal konumunu da belirler. Çünkü vatan söz konusu olduğunda tarafsızlık yoktur, seyirci kalmak yoktur. Ya bağımsızlıktan, egemenlikten ve kendi kaderini tayin hakkından yana olursunuz; ya da dış müdahalelerin yarattığı kaos düzeninin bir parçası haline gelirsiniz. Bu ikilem, ne coğrafi ne de siyasi bir tercih değil, doğrudan ahlaki bir pusuladır.
Ve bu noktada çizgi nettir:
Vatanını dış müdahalelere karşı savunmayanlar, yalnızca bir rejime değil, kendi aidiyetlerine, kendi tarihlerine ve en nihayetinde kendilerine yabancılaşırlar. Onlar, vatanını terk etmese de vatanı terk edenlerdir.
https://www.turkishnews.com/2026/03/27/iranli-olmaktan-istifa-etmis-ex-iranlilar-2/






















